AURORA
10-11-2009, 14:11
Kulluk mana olarak; Rabbin emir ve yasaklarına uymak, bunları - emr'i bil maruf neyh'i anil münker - iyiliği emredip kötülükten men etmek suretiyle hayata hayat kılmaktır.
Kulluk, bir noktada da insanın aczini anlaması, fakrının da farkına varıp tüm benliği ile Allah (c.c)' ne yönelmesidir, diyebiliriz. Zira yaptığımız dualardan maksat, kendi acziyetimizi, fakrımızı itiraf edip Allah'a yönelmektir. İşte bu yöneliş ve kulluk Efendiler Efendisinde herşeyde olduğu gibi zirvedeydi.
Allah Resulu'nun hayatının hangi karesine bakarsak bakalım hep kulluğun zirvesinde olduğunu görürüz. Allah (c.c) O'na (s.a.v) şöyle hitap ediyordu yüce Kuran-ı keriminde:
" Habibim şüphe yok ki Sen yüce bir ahlak üzeresin..! "
Bu ayet-i kerimeden de anlaşıldığı gibi O (s.a.v) evvela yüce bir ahlak olan "Allah'ın Ahlakı" ile ahlaklanmıştı. İşte bu ahlak O'nu hep kulluğunun zirvesine çıkartıyordu. O (s.a.v), bir gün evvel sabahlara kadar yapmış olduğu ibadeti ile yetinmiyor, ertesi gün bunu ikiye katlıyordu. Tabir yerinde ise Rabbinden gelen o enfusi esintiler karşısında Kuran-i bir tarz ile "Helmin mezit" yani "daha yok mu?" diyordu. İbadete hele namaza asla ama asla doymuyordu. Şimdi bir kaç vaka ile olayı daha anlaşılır hale getirelim...
Bir gün Hz. Aişe (r.anha) anamız, Efendimiz (s.a.v) ayakları şişene kadar ibadet ettiğini, namaz kıldığını görmüş ve şöyle sormuştu; "Ya Rasulallah Senin gelmiş ve geçmiş tüm günahların afolunduğu halde neden bu kadar ibadet etmek suretiyle kendine eziyet ediyorsun?"
Peygamber Efendimiz Aişe validemize şöyle cevap verir: "Ya Aişe Rabbime şükreden bir kul olmayayım mı?".
Burada anti parantez bir şey arzetmek istiyorum. Efendimiz yaptığı ibadetlerinin karşılığı olarak asla cenneti talep etmiyordu. Zira biliyordu ki yapılan ibadet neticesinde cennet gibi meşru bir beklentiye girmek ibadetlerin özü ve ruhu olan "ihlas" düsturunu zedeleyebilirdi. Bu nedenle ibadetini sadece Allah'a şükür mahiyetinde değerlendirerek Aişe validemize cevap veriyordu. Bu da Efendimiz (s.a.v) her şeyde olduğu gibi ihlas, ihsan, takva ve zühdde de "zirveler üstü bir insan" olduğunu gösterir.
Yine bir defasında Peygamber Efendimiz (s.a.v) namaz hususunda şöyle demişti; "Namaz benim gözümün nurudur." Bu sözü de tahlil etmek gerek. Çünki hayatımızda bizler bu sözü evlatlarımıza, çoluk çocuğumuza söyleriz. Ama O (s.a.v), namaz dediği zaman aklına ne Fatıması geliyordu ne de çok sevdiği diğer evlatları... çünki O (s.a.v) "er-Refika'l Al'a" olan yüce dostu ile namazda beraber oluyordu.
Herkesin insan olarak şehvet duyduğu bazı hususlar vardır ve bunlar da tabiidir. Yani Allah (c.c) yaratılışta bunu fıtrat olarak içimize yerleştirmiştir. Fakat bu duyguların yine asıl gayesi Rabbe yakınlık, onla olan kurbiyetin artması ve rızası istikametinde bir hayat sürdürmek içindir. İşte Efendimiz (s.a.v)'in şehveti ise kendi beyanları içinde "namaz" idi, namaz kılma iştiyakı idi. O (s.a.v) kutlu beyanlarında zaten şöyle diyordu; "Müminin miracı Namazdır" veya "Namaz dinin direğidir. Kim namazını kılmaz ise dinini yıkmış olur, kim de namazı kılarsa dininin ikamesini sağlar, ayakta tutar."
Peygamberimiz (s.a.v) son anlarına bakacak olursak hep ibadet aşkı ve ibadet etme gayreti içerisinde olduğunu görürüz. Mesela Efendimiz (s.a.v) vefatına yakın çok baş ağrısı çekiyor, bazan bu ağrılar dayanılamayacak kerteye geldiğide ise düşüp bayılıyordu. Ama o ayıldığı vakit ilk olarak "Namaz... namaz.." diye vaktin geçip geçmediğini soruyordu.
KULLUĞUN MANASI VE EFENDİMİZDEKİ (s.a.v) AYRI TEZAHÜRÜ
Allah (c.c) yüce kitabında Zariyat suresinde şöyle buyuruyor, "Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım."
Demek oluyor ki bizim asıl gayemiz başta da belirtiğimiz gibi Allah'ı tanımak ve O'na kul olduğumuzun farkına varıp ibadet-i taatte bulunmak. Bu vazife istikametinde ilerlersek eğer "ahsen-i takvim" sırrına mazhar olacak, bu mazhariyetle insanın başı ta arş-u ferşe kadar yükselecek ve de kul olmanın hazzını damarlarına ve hatta diyebilirz ki atomlarına varıncaya kadar hissedecektir.
İşte bu "ruh enginliğini" ve "gönül duruluğunu" hisseden Gönüller Sultanı Hz. Mevlana Celaleddin-i Rumi şöyle der; "Kul oldum... kul oldum...Köleler azad olunca sevinirler, şen şakrak olurlar..bense sana kul olmakla sevinirim...!"
Bu sözün manasının yüce derinliğini anlamak için veya görmek için Efendimiz (s.a.v) hayatına göz atmak yeterlidir. Zira O'nun hayatı her an kulluğunda bir basamak daha, ötelere açılma adına bir menfezin aralandığı Rabbi ile buluşma anları ile doludur...
Ayrıca O'nun kulluğunun ayrı bir tezahürü de Kur'an televvünlü bir iklimde yaşamasıdır. Efendimize (s.a.v) yaşayan Kur'an desek mübalağa yapmış olmayız. Bu hususta da Peygamberimizin (s.a.v) hayatından açık ve sarih misaller verilebilir. Mesela; bir gün Hz. Aişe validemize Efendiler efendisinin ahlakı sorulunca, yüce anamız şöyle cevap verir:
"Huluku-ul kur'an"... yani O'nun ahlakı Kur'an ahlakı idi. Zira O'nun terbiyecisi, O'nun müdebbiri Allah'tı (c.c).
Efendimizin;
- Hatem-ul Enbiya olması,
- Allah'ın O'na (s.a.v), 124 bin peygamber arasından "habibim" diye hitabı,
- Efendimizin hem dininin hem de kendisinin belli bir zümre veya kavime değil de genel olarak tüm insanlığa gelmesi, tebliğinin şumüllü olması,
- Kur'anın Peygamberimizi "vema erselnake illa rahmeten lil alemin" yani "Habibim sen alemlere rahmet olarak gönderildin" ayetinin sırrı ile yaratılması ve tanıttırılması,
- Bir de yaratılışın, hilkatin yegane gayesi olması hasebiyle...
...kullukta da diğer yönlerin de olduğu gibi kamil ve zirve insan olduğu görülür...!
_________________
Bildiklerini Yaşamıyorsan, Yeni bir şeyler öğrenmek için çaba sarfetme..
Kulluk, bir noktada da insanın aczini anlaması, fakrının da farkına varıp tüm benliği ile Allah (c.c)' ne yönelmesidir, diyebiliriz. Zira yaptığımız dualardan maksat, kendi acziyetimizi, fakrımızı itiraf edip Allah'a yönelmektir. İşte bu yöneliş ve kulluk Efendiler Efendisinde herşeyde olduğu gibi zirvedeydi.
Allah Resulu'nun hayatının hangi karesine bakarsak bakalım hep kulluğun zirvesinde olduğunu görürüz. Allah (c.c) O'na (s.a.v) şöyle hitap ediyordu yüce Kuran-ı keriminde:
" Habibim şüphe yok ki Sen yüce bir ahlak üzeresin..! "
Bu ayet-i kerimeden de anlaşıldığı gibi O (s.a.v) evvela yüce bir ahlak olan "Allah'ın Ahlakı" ile ahlaklanmıştı. İşte bu ahlak O'nu hep kulluğunun zirvesine çıkartıyordu. O (s.a.v), bir gün evvel sabahlara kadar yapmış olduğu ibadeti ile yetinmiyor, ertesi gün bunu ikiye katlıyordu. Tabir yerinde ise Rabbinden gelen o enfusi esintiler karşısında Kuran-i bir tarz ile "Helmin mezit" yani "daha yok mu?" diyordu. İbadete hele namaza asla ama asla doymuyordu. Şimdi bir kaç vaka ile olayı daha anlaşılır hale getirelim...
Bir gün Hz. Aişe (r.anha) anamız, Efendimiz (s.a.v) ayakları şişene kadar ibadet ettiğini, namaz kıldığını görmüş ve şöyle sormuştu; "Ya Rasulallah Senin gelmiş ve geçmiş tüm günahların afolunduğu halde neden bu kadar ibadet etmek suretiyle kendine eziyet ediyorsun?"
Peygamber Efendimiz Aişe validemize şöyle cevap verir: "Ya Aişe Rabbime şükreden bir kul olmayayım mı?".
Burada anti parantez bir şey arzetmek istiyorum. Efendimiz yaptığı ibadetlerinin karşılığı olarak asla cenneti talep etmiyordu. Zira biliyordu ki yapılan ibadet neticesinde cennet gibi meşru bir beklentiye girmek ibadetlerin özü ve ruhu olan "ihlas" düsturunu zedeleyebilirdi. Bu nedenle ibadetini sadece Allah'a şükür mahiyetinde değerlendirerek Aişe validemize cevap veriyordu. Bu da Efendimiz (s.a.v) her şeyde olduğu gibi ihlas, ihsan, takva ve zühdde de "zirveler üstü bir insan" olduğunu gösterir.
Yine bir defasında Peygamber Efendimiz (s.a.v) namaz hususunda şöyle demişti; "Namaz benim gözümün nurudur." Bu sözü de tahlil etmek gerek. Çünki hayatımızda bizler bu sözü evlatlarımıza, çoluk çocuğumuza söyleriz. Ama O (s.a.v), namaz dediği zaman aklına ne Fatıması geliyordu ne de çok sevdiği diğer evlatları... çünki O (s.a.v) "er-Refika'l Al'a" olan yüce dostu ile namazda beraber oluyordu.
Herkesin insan olarak şehvet duyduğu bazı hususlar vardır ve bunlar da tabiidir. Yani Allah (c.c) yaratılışta bunu fıtrat olarak içimize yerleştirmiştir. Fakat bu duyguların yine asıl gayesi Rabbe yakınlık, onla olan kurbiyetin artması ve rızası istikametinde bir hayat sürdürmek içindir. İşte Efendimiz (s.a.v)'in şehveti ise kendi beyanları içinde "namaz" idi, namaz kılma iştiyakı idi. O (s.a.v) kutlu beyanlarında zaten şöyle diyordu; "Müminin miracı Namazdır" veya "Namaz dinin direğidir. Kim namazını kılmaz ise dinini yıkmış olur, kim de namazı kılarsa dininin ikamesini sağlar, ayakta tutar."
Peygamberimiz (s.a.v) son anlarına bakacak olursak hep ibadet aşkı ve ibadet etme gayreti içerisinde olduğunu görürüz. Mesela Efendimiz (s.a.v) vefatına yakın çok baş ağrısı çekiyor, bazan bu ağrılar dayanılamayacak kerteye geldiğide ise düşüp bayılıyordu. Ama o ayıldığı vakit ilk olarak "Namaz... namaz.." diye vaktin geçip geçmediğini soruyordu.
KULLUĞUN MANASI VE EFENDİMİZDEKİ (s.a.v) AYRI TEZAHÜRÜ
Allah (c.c) yüce kitabında Zariyat suresinde şöyle buyuruyor, "Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım."
Demek oluyor ki bizim asıl gayemiz başta da belirtiğimiz gibi Allah'ı tanımak ve O'na kul olduğumuzun farkına varıp ibadet-i taatte bulunmak. Bu vazife istikametinde ilerlersek eğer "ahsen-i takvim" sırrına mazhar olacak, bu mazhariyetle insanın başı ta arş-u ferşe kadar yükselecek ve de kul olmanın hazzını damarlarına ve hatta diyebilirz ki atomlarına varıncaya kadar hissedecektir.
İşte bu "ruh enginliğini" ve "gönül duruluğunu" hisseden Gönüller Sultanı Hz. Mevlana Celaleddin-i Rumi şöyle der; "Kul oldum... kul oldum...Köleler azad olunca sevinirler, şen şakrak olurlar..bense sana kul olmakla sevinirim...!"
Bu sözün manasının yüce derinliğini anlamak için veya görmek için Efendimiz (s.a.v) hayatına göz atmak yeterlidir. Zira O'nun hayatı her an kulluğunda bir basamak daha, ötelere açılma adına bir menfezin aralandığı Rabbi ile buluşma anları ile doludur...
Ayrıca O'nun kulluğunun ayrı bir tezahürü de Kur'an televvünlü bir iklimde yaşamasıdır. Efendimize (s.a.v) yaşayan Kur'an desek mübalağa yapmış olmayız. Bu hususta da Peygamberimizin (s.a.v) hayatından açık ve sarih misaller verilebilir. Mesela; bir gün Hz. Aişe validemize Efendiler efendisinin ahlakı sorulunca, yüce anamız şöyle cevap verir:
"Huluku-ul kur'an"... yani O'nun ahlakı Kur'an ahlakı idi. Zira O'nun terbiyecisi, O'nun müdebbiri Allah'tı (c.c).
Efendimizin;
- Hatem-ul Enbiya olması,
- Allah'ın O'na (s.a.v), 124 bin peygamber arasından "habibim" diye hitabı,
- Efendimizin hem dininin hem de kendisinin belli bir zümre veya kavime değil de genel olarak tüm insanlığa gelmesi, tebliğinin şumüllü olması,
- Kur'anın Peygamberimizi "vema erselnake illa rahmeten lil alemin" yani "Habibim sen alemlere rahmet olarak gönderildin" ayetinin sırrı ile yaratılması ve tanıttırılması,
- Bir de yaratılışın, hilkatin yegane gayesi olması hasebiyle...
...kullukta da diğer yönlerin de olduğu gibi kamil ve zirve insan olduğu görülür...!
_________________
Bildiklerini Yaşamıyorsan, Yeni bir şeyler öğrenmek için çaba sarfetme..